• Tarih: 2010 Nisan 27

Beda Nedir?


           

 

“Rad Suresi’nin” 39. ayetinde şöyle okumaktayız: (يَمْحُوا اللّهُ مَا يَشَاءُ وَيُثْبِتُ وَعِنْدَهُ اُمُّ الْكِتَابِ)

“Allah, dilediğini siler, dilediğini de sabit kılıp bırakır. Ana kitap (Levh-i Mahfuz) O’nun yanındadır.”

Bu ayeti kerime kapsamında şu soru akla gelmektedir: Allah hakkında “Beda”dan maksat nedir? 

Şia ve Ehl-i Sünnet arasında ortaya çıkan tartışmalı konulardan birisi de “Beda” konusudur.

Fahr-i Razi, tefsirinde bahis konusu olan ayetin açıklamasında şöyle demektedir: Şia, bedanın Allah için mümkün olduğu görüşündedir. Onların yanında bedanın gerçeği şudur: İnsan bir şeye inanır ve ardından o inancın aksi ortaya çıkar. Bu konuyu ispat etmek için de “Allah, dilediğini siler, dilediğini de sabit kılıp bırakır” ayetine sarılmaktadırlar.” Ardından şöyle eklemektedir: “Bu görüş batıldır. Çünkü Allah’ın ilmi, zatının gerekliliklerindendir ve bu şekilde olan şeyde de değişme söz konusu değildir.”

Üzülerek söylemek gerekir ki; Şia’nın beda konusu hakkındaki inancının bilinmemesi, birçok Ehl-i Sünnet kardeşlerimizin bu tür olumsuz söylemleri Şia’ya atfetmelerine neden olmuştur. Açıklaması şöyle:

Sözlükte “Beda” açığa çıkmak ve tam olarak belirmek anlamındadır ve pişmanlık anlamına da gelmektedir. Zira pişman olan kişi için yeni bir konu ortaya çıktığından dolayı onun pişman olmasına neden olmaktadır.

Hiç şüphesiz “Beda”, bu anlamıyla Allah hakkında doğru değildir. Hiçbir akıllı ve bilge kişi, bir konunun Allah’a gizli olup ardından ortaya çıkması ihtimalini vermez. Bu söz temelde açık ve itici bir küfürdür ve bunun gerekliliği Allah’a cehalet ve bilgisizlik atfetmek ve O’nun zatını değişme ve olayların oluştuğu yer olarak kabul etmektir. İmamiye Şia’sının böyle bir ihtimali Allah’ın mukaddes zatı için düşünmesinden Allah’a sığınılır.

Şia’nın inandığı ve ısrarla üzerinde durduğu ve Ehl-i Bet (a.s.)’in rivayetlerinde gelen - “Allah’ı beda ile tanımayan, O’nu doğru bir şekilde tanımamıştır”- ifadesinde olduğu gibi  “beda”nın anlamı şu dur:  

Çoğu zaman bizler sebep ve nedenlere bakarak bir olayın meydana geleceğini hissetmekteyiz ya da bu olayın vuku bulacağını bir peygamber haber vermektedir. Hal böyleyken daha sonra bu olayın meydana gelmediğini görmekteyiz. Bu isnada “Beda” hâsıl oldu diyoruz. Yani dış görünüşte bizim olabilir gördüğümüz ve meydana gelmesine yakin ettiğimiz şeyin aksi ortaya çıkmaktadır.

Bu mananın temel ve asıl nedeni şudur: Bazen biz eksik olan nedenleri bilmekteyiz ve diğer şartları ve engelleri görmeden ona göre hüküm vermekteyiz. Daha sonra şartın meydana gelmediğini gördüğümüzde veya bir engelle karşılaştığımız zaman ve öngördüğümüz şeyin aksi vuku bulduğunda bu konuları fark etmekteyiz.

Aynı şekilde bazen Peygamber ya da İmam “silme ve sabit kılma levhi”ne bilgi sahibi olmaktadır. Doğal olarak burada değişme, söz konusu olmaktadır. Bazen de bu değişiklik, engelle karşılaşıldığından dolayı ya da şartların oluşmaması neticesinde meydana gelmektedir.

Bu konunun daha fazla açıklığa kavuşması için “Nesh” ve “Beda” arasında bir mukayese yapılmalıdır. Bütün Müslümanların görüşüne göre fıkhı hükümlerde neshin caiz olduğunu bilmekteyiz. Yani dinde bir hüküm indirildiğinde halkın, bu hükmün sürekli olduğunu sanmaları mümkündür. Ancak beli bir süre sonra Peygamber (s.a.a.) tarafından onun nesh olduğu açıklanarak başka bir hüküm onun yerini alır. (Kıblenin değişmesi hususunda tefsir, fıkıh ve tarih kitaplarında okuduğumuz gibi.)

Gerçekte bu bir çeşit bedadır. Anca genelde dini kanun ve hükümlerde ona “Nesh” adını vermektedirler ve bunun benzerini de tekvini (yaratma) işlerinde “Beda” olarak adlandırmaktadırlar.

Bundan dolayı bazen şöyle denmektedir: “Dini hükümlerdeki nesh bir çeşit bedadır ve tekvini işlerdeki beda bir çeşit neshtir.”

Acaba, bütün sebepler (illet-i tamme) ve eksik sebepler (illet-i nakıse) arasında ayırım yapamayan ya da Şia karşıtı kötü propagandaların etkisi altında kalanlardan ve taassuplarının onlara Şia kitaplarını inceleme izni vermediği kimselerden başka birisi böylesi mantıklı bir olayı inkâr edebilir mi? 

Şaşırtıcı olan şudur ki; Fahr-i Razi, Şia hakkındaki “Beda” konusunu “Allah, dilediğini siler, dilediğini de sabit kılıp bırakır” ayetinin kapsamında ele aldığı halde hiç farkında değil ki beda “silme ve sabit kılmadan” başka bir şey değildir ve kendine özel taassubuyla neden bedaya inanıyorlar diye şiddetle Şia’ya saldırmaktadır. 

İzin verirseniz herkesin kabul ettiği şu örnekleri hatırlayalım:

1- Hz. Yunus (a.s.)’un hikâyesinde, kavminin itaatsizliğinden dolayı ilahi azabın onlara doğru geldiğini ve bu yüce Peygamber’in kavmini hidayete layık görmeyip onlardan uzaklaştığını, ancak birden (beda hâsıl oldu) azap alametlerini gören bilge kişilerden birisinin onları toplayarak, tövbe etmeye davet ettiğini ve hepsinin kabul ettikten sonra beliren azap belirtilerinin yok olduğunu, görmekteyiz.  

)فَلَوْلَا كَانَتْ قَرْيَةٌ اٰمَنَتْ فَنَفَعَهَا ايمَانُهَا اِلَّا قَوْمَ يُونُسَ لَمَّا اٰمَنُوا كَشَفْنَا عَنْهُمْ عَذَابَ الْخِزْىِ فِى الْحَيٰوةِ الدُّنْيَا وَمَتَّعْنَاهُمْ اِلى حين(

“Yunus’un kavminden başka, keşke (azabı görmeden) iman edip, imanı kendisine fayda veren bir tek memleket halkı olsaydı! (Yûnus’un kavmi) iman edince, dünya hayatında (sürüklenebilecekleri) rezillik azabını onlardan uzaklaştırmış ve onları belli bir zamana kadar yararlandırmıştık.”[1]

2- İslam tarihinde geldiği üzerede, Hz. İsa (a.s) bir gelinin gerdek gecesi öleceğini haber verdi. Ancak onun öngörüsünün aksine o gelin sağlıklı bir şekilde sabahladı. O Hazret’e bu olayın nedenini sorduklarında şöyle buyurdu: “Acaba bu yolda sadaka mı verdiniz?” Onlar “evet,” dediler. Bunun üzerine şöyle buyurdu: “Sadaka kötü belaları defeder.”[2]

Gerçekte Hz. İsa (a.s.)’nın pak ruhu, silme ve ispatlama levh-i ile irtibatta olduğundan dolayı bu olayın meydana geleceğini haber verdi. Hal böyleyken bu olay şartlıydı (sadaka gibi bir engelin onun önünü almaması gibi bir şart) ve engelle karşılaştığından dolayı başka bir netice verdi.

3- Kur’an’da, put kıran kahraman Hz. İbrahim (a.s.)’in hikâyesinde şöyle görmekteyiz: O İsmail’i kurban etmekle görevlendirildi ve bu görevinin üzerine oğlunu kurban yerine götürdü. Ancak bu olay için hazır olduğunu gösterdikten sonra beda hâsıl oldu ve sonra bu emirin, bu yüce Peygamber’in ve oğlunun itaat ve teslimiyet ölçülerini denemek için yapılan bir çeşit sınav olduğu anlaşıldı.

4- Hz. Musa (a.s.)’nın tarihinde de görüyoruz ki; ilk başta o, Tevrat’ın hükümlerini almak için otuz gün kavminden ayrılarak ilahi vade yerine (Tur dağına) gitmekle görevliydi. Ancak bu süre (Yahudilerin sınanması için) on gün daha uzatıldı.

Burada şöyle bir soru akla gelmektedir: Bu bedaların ne gibi bir faydası vardır?

Yukarıda değinilen konulara göre herhalde bu sorunun cevabı zor olmasa gerek. Çünkü bazen bir kişi veya bir kavim ve milletin sınava tabi tutulması veya tövbe ve Allah’a yönelişin etkileri ya da sadaka ve fakirlere yardım, kötü olayları ortadan kaldırmak için yapılan iyi işler ve bunların benzeri önemli konular, olayların sahnesinin ilk başta bir şekilde ve şartların değişmesinin ardından başka bir şekilde düzenlenmesini gerektirmektedir. Ta ki insanlar alınyazılarının kendi ellerinde olduğunu ve yol ve yöntemlerini değiştirerek alınyazılarını değiştirebileceklerini bilsinler. Bu bedanın en önemli faydasıdır.

Eğer Allah’ı beda ile tanımayanın onu hakkıyla tanımadığını okuyorsak, bu gerçeğe işaret etmektedir.

Zira İmam Sadık (a.s.)’ın bir hadiste şöyle buyurduğunu okumaktayız: “Allah Azze ve Celle, hiçbir peygamberi şu üç ahdi almadan göndermedi; Allah’ın kulluğunu ikrar etmek, her türlü şirki reddetmek ve Allah’ın dilediği şeyi öne alıp ve dilediği şeyi de erteleyeceğine inanmak.”[3] 

Gerçekte alınan ilk ahit, Allah karşısında itaat ve teslimiyete yöneliktir. İkinci ahit, şirkle savaşmaya yöneliktir. Üçüncü ahit ise beda konusuna yöneliktir ve neticesinde, insanın alın yazısı kendi elindedir ki içinde bulunduğu şartları değiştirerek Allah’ın rahmet ve azabının kapsamına girebilir.

Son söz olarak; yukarıdaki değinilen konular uyarınca Şia bilginleri bedayı Allah’a atfetmek istediklerinde, gizli olan ve öngörülmeyen şeyi açığa çıkarmak anlamına gelen  “İbda”  kelimesini kullanmaktadırlar.

Ancak Şia’nın, Allah’ın bazen yaptığı işten pişman olduğu veya daha önce bilmediği bir şeyi öğrendiği görüşüne sahip oldukları yönündeki atıflar en büyük zulümler ve affedilemez iftiralardandır. 

Zira İmamlarımız’ın şöyle buyurdukları nakledilmektedir:

)ما بعث الله عز و جل نبیا حتی یأخذ علیه ثلاث خصال:الاقرار باعبودیه، و خلع الانداد، و ان الله یقدم ما یشاء و یؤخر ما یشاء (

 Eğer bir kimse, Allah’ın dün bilmediği bir şeyi bu gün öğrendiğini zannederse ondan uzaklaşın!”[4]-[5]



[1] - Yunus:98.

[2] - Biharu’l Envar, c. 2, s. 131(eski baskı)

[3] - Usul-i Kafi, c. 1, s. 114- Sefinetu’l Bihar, c. 1, s. 61.

[4] - Sefinetu’l Bihar, c. 1, s. 61.

[5] - Tefsir-i Numune, c.10, s. 245.



  • Sayı(0) AvgRating
    0 0 0 0 0
    İmtiyazınız
    Ad:


    Soyad:


    Yorum:
          Yorum Listesi
Copyright © 2009 The AhlulBayt World Assembly . All right reserved